Yorum yapın

KulüpDilemma Konferans Müzikleri.03 [2010]

01 hossain alizadeh / moments for joy and mirth
02 ninova / pervaneh
03 stellamara / azade
04 idir / sendu
05 annwn / an dro nevez
06 teodulija / borba
07 can atilla / jan jan
08 sufi trance / loneliness
09 anathema / 2000 & gone
10 blutengel / angel dust
11 faithless / eight
12 enigma/ northern lights

Albümü indirmek için; “kulupdilemma@gmail.com”a eposta ile bildirmeniz gerekmektedir. En kısa zaman içerisinde indirme linki size gönderilecektir.

Yorum yapın

SÖYLEŞİ: Sadık Yalsızuçanlar & İbrahim Paşalı

Ank. Üni. İlahiyat Fk. Yunus Emre Konferans Salonu

30 Mart 2010 Salı / 17.15

Yorum yapın

SÖYLEŞİ VE İMZA: İçinizdeki Öküze “Oha” Deyin

İÇİNİZDEKİ ÖKÜZE “OHA” DEYİN!

AÜİF Yunus Emre Konferans Salonu / 16 Mart 2010 Salı / 17.15

Yorum yapın

SÖYLEŞİ: Edebiyat Üzerine / Bülent ATA

EDEBİYAT ÜZERİNE

AÜİF Yunus Emre Konferans Salonu / 11 Mart 2010 / 17.15

Şair ve edebiyatçı Bülent Ata, İzlek dergisinden başlayan edebiyat yolculuğunu bugüne kadarki süreci dinleyicileriyle paylaştı. Bulunduğu ortamlardan, dergi çıkarma serüvenlerinden, Dergah’a yani farklı bir camiaya geçiş sürecinden ve son olarak da Rasim Özdenören ile tanışmasından bahsetti. Artık bu yolculuğun bir de üstadı vardır: Rasim Abi… “Yazının bir sebebi vardır” diyen Ata, genç katılımcılara bu sebeplerden ve kendi yazma becerisinden bahsederek, ki bu beceriyi sadece daha erken başlamak olarak görüyor, birkaç da menkıbeyle samimi muhabbetine son verdi.

Yorum yapın

FİLM GÖSTERİMİ: Kurban / Andrei Tarkovski

AÜİF Yunus Emre Konferans Salonu / 4 Mart 2010 / 17:15

Offret, Andrei Tarkovsky’nin kansere yakaland… Devamını Görığı dönemlerde çektiği son filmidir.Ayrıca filmi oğluna armağan etmiş bir nevi miras olarak bırakmıştır. Tarkoovsky’i ölüme yaklaştığı bildiğinden olsa gerek filmde bütün gücüyle tanrıya sarılmıltır. Tanrı olmadan sanat olmayacağını ya da en azından tanrı inancıylada sanatın gayet başarılı bir şekilde harmanlanabileceğini göstermiştir. Film hayat hakkında o kadar güzel şeyler söylüyor ki insanın kendisinden birşeyler bulmaması mümkün değil.Tabi bütün film sonuna kadar böyle gitmiyor gerçek ile rüyanın karıstıgı sahneleri seyrederken insanın aklına milyonlarca soru geliyor.Kendime bu kadar çok soru sorduğum başka bir film yoktur sanırım. Filmin başında ana karakter alexander ile postacı arasında hayata dair geçen konuşmada ”Hayat bir bekleyiştir.Hepimiz her zaman birşeyleri bekleriz” cümlesi geçiyor.Ardından doğum günü olan alexandre postacı doğum günü hediyesi olarak oldukça değerli bir tablo verirken ”hediye,fedarlık gerektirir” sözü kullağımıza çınlanıyor. Sonrasında savaşın başlaması çok alçaktan uçan uçakların çıkardığı müthiş gürültüyle birlikte ev halkının düştüğü korku ve panik.Sakinleşmek için iğne vurulan insanları izlerken diğer tarafta oldukça sakin gibi görünen alexandre’nın dilinden dökülen ”Bütün hayatım boyunca beklediğim buydu” sözleri oldukça kafa karıştırıcı gibi görünsede film ilerledikçe bütün bunlar anlam kazanmaya başlıyor.Yalnız birçok sahne gerçek mi ? rüya mi ? diye şüpheye düşürüyor seyirciyi. Anlam veremediğim, çözemediğim birçok sahne daha var. Alexandre’nın bütün hayatı boyunca beklediği olay nükler savaş mıydı ?Ya da ortada nükleer bir savaş var mıydı ?Rüya mı ? Gerçek ? hangisi olduğunu çözemediğim bu olayla birlikte sık sıks avaştan kaçan insanlar gösterilmeye başlanıyor.Bu görüntüler Stalker ve Ivan’ın çocukluğu filmlerinden birer alıntı gibi adeta.Ardından alexandre’nın müthiş bir samimiyetle tanrıya yakarışı herşeyin eskisi gibi olması için ettiği dualar ve dualarının kabul olması halinde herşeyinden vazgeçmeye razı olmayı kabul etmesi. Bir nevi Alexandre kendini kurtarıcı ya da Kurban olarak seçmiş,kendi ailesinin ve diğer insanlar için kendinden ve kendsini hayata bağlayan küçük adam’dan bile vazgeçmeye razı oluyor.Bir nevi kendini feda ediyor insanlığa hediye ediyordu .Sonuçta hediye vermek fedakarlık isteyen bir durumdu. Savaşın durmasının tek gerçeğinin evinin hizmetçisi ile yatmak olduğunu filmin başında hayata dair konuştuğu postacıdan dinleyen alexandre ilk başta benim gibi bu olaya hiçbir anlam veremiyor fakat yine de postacıyı dinleyerek oturdukları evden kısa bir mesafa uzaklıkta oturan hizmetçilerinin evine gidiyor ve hizmetçiyle yatıyor.Bu sürrealist sahneden sonra ertesi sabah uyandığında artık herşey eskisi gibidir ve ortada savaş adına hiçbirşey kalmamış , herkes normal yaşantısına devam etmektedir. Şimdi sıra Alexandre’nın kendini kurban etme sırasıdır.Filmde kendini postacı diyen tanıntan bir eleman var.Bu elemanın gercek mi ? yoksa kurmaca mı olduğunu anlamakta güçlük çektm.Yalnız alexandre’ye hizmetçiyle yatttıktan sonra herşeyin düzeleceğinii soyleyende bu adam bu yüzden Postacının gerçek olmama ihtimali çok yüksek.Çünkü Alexandre’nın dualrını ya da isteklerini bilen kimse yok postacı burada alexandre ve tanrı arasında bir işlev görüyor sanırım. Birde alexandre’nın hizmetçi kadının yanına gittiğinde annesi ile kendi arasında geçen bir hikayeyi anlatması filmin sonunda kendi evini yakması ile bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Sonuçta alexandre’nın anlattığı hikayenin ana fikri ”İnsanlar bazen güzelliğin değerini ancak onu yok ettikten sonra anlıyor”.Belki de alexandre evinin çevresine güzel bir görünüm vermek için harcadığı onca çaba ile aslında var olan bir güzelliği yok ediyor olabilir.Ya da evini yakmasının tek sebebi tanrıya verdiği sözde olabilir. Tarkovsky’nın bu filmde tanrıya bu kadar sıkı sarılmasının belkide tek amacı tek kurtuluşun tanrı inancı olduğunu vurgulamak isteyişide olabilir.Ya da yüzlerce ihtimalden biridir. Bu arada evi yakma sahnesinde bu kadar bahsetmişken ilk seferde ev yakıldığında kamera tutukluk yapıyor ve kayda alınamıyor bu sahne.Ardından bu sahneyı çekebilmek için ev yeniden inşa edilip tekrar yakılıyor.

Yorum yapın

Albino VIII: Eğitim Şart! “Çıktı”

Birleşik Kitabevi‘nde, Tuna Cad. 3/1 Kızılay

Turhan Kitabevi‘nde, Yüksel Cad. No:8/32 06650 Kızılay

Ayrıca kulupdilemma@gmail.com ile irtibata geçerek, posta ücreti karşılığı Albino’ya kavuşabilirsiniz.

Yorum yapın

Veresiye Defteri Yazıtları

I.
“Modern bir alışkanlıktır ölmek”
Sevmek çarmıha gerer gibi şimdi bir mesihi. Bir tren şaha kalkıyor içimde. Çılgın bir havyan geziniyor damarlarımda pastoral. Okul
yolunda tanklar devriliyor üstüme. Suratımda patlıyor seni seviyorum. Yakın markajında aşkın, kırılıyor göz kaş.
Ah şu düş ötesi düşüşte diziler! Bir o kadar pembe. Ya şu dinsel
topluluk! Filler ve çimen. İrtica ve zombi. Ne de güzel yakışıyor üstümüze penye ve ideoloji. Ve siyaset.
Ah bu sakal, bu modernite. Ölesi tutuyor insanın.
Zaten nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan…

II.
Şeyhime Bu…
Çarp(ıt)malar üzerine yırt(tır)malar;
Ah! Ne muhsindir şeyhim. Şeyhim ünlüdür. Onurludur bir o kadar…

III.
Su. Hava be-dava ve Kafka. Hamamböcekleri. İlahi Dante. Hiroşima ve ayaklanma. Fare sıçan ikilemi. İhanet, çarmıh ve şarap.
Einstein ve Dali arasındaki yedi benzerlik
Velhasıl delirmek mutluluktur.

IV.
Prenseslerin gülüşü zehirlidir.
Özbek, nargile ve sevmek. Ve beni kurşunlasınlar ihtimali…
Ben kitabı açıyordum. Sen şiir okuyordun.
Yan masada birileri vardı.

V.
“Seni seviyorumun içine nal salmak”
Sen gidersin. Bir fünye alev alır. Bakışların tropikal yağmurlar doğurur. Ben aşkı ağlarım. Çay molasında katil olur öpülesi eller.
Radikal birleşmeler, ideolojik yaklaşmalar. Silah ve kan kaybı.
Kışbaharyaz gününde laik bir aşk….
Gidişini başka türlü açıklayamıyorum…

Halil Altay

Yorum yapın

İve İve Bitiremedik

Kelamcılarımız kusura bakmasınlar ama ilkel insana inanıyorum ben. Ve üstelik nesilleri de tükenmiyor aksine büyük bir artışta. İşin ilginç yanı bu ilkel insanlar gelişme de göstermiyor. Git gide mağara dönemlerine doğru bir yol almışlar ki üff. Sanırsınız birden karşıma dinozor çıkacak. Olayı görsel ifade edecek olursak herkes gözlerini kapatsın (ama sonra tekrar açın ki okumaya devam edesiniz) karşınızda son yılların en zekâ dolu filmi Recep ivedik. Bu, ara fosil diyebileceğimiz türden varlık, bir kurgu. Yazarın hayal dünyasına ve olağanüstü espri yeteneğine lafım yok. Çok şükür çevremde böyle bir yaratıkla karşılaşmadım. Ama gel gelelim çevremde bu ara fosili izlerken affedersiniz böğüre böğüre bir şeyler yapan -yani bunun adına gülmek ya da kahkaha atmak diyemiyorum ama kelime haznem de geniş değil anlayın işte-yaratıklarla dolu. Keşke bu kadarla kalsa. Üç yıldır bu böğürmelerin ardı arkası kesilmedi. Ortalık adeta görünürde değil beklide ama bazı sesler çıkarma konusunda bir idol bulmuş insanların bu konudaki yeteneklerini sergilediği bir jurassic park.

İşin sinemasal yönüne girsem mi acaba diyorum ama cesaretim yok. Herkes fotoğrafçı ve herkes yönetmen. Hatta yardım istemediğin halde araba park ederken sokaktan geçen bir vatandaş süper bir çerçeve yakalamışçasına iki elini kaldırmış ‘eveet, çok güzel, az daha sağa, biraz geri, hımmm tamam oluyorrr’ diyerek çerçeve oluşturduğu elini yavaşça ileri geri götürerek bir sahne yakalamanın derdinde. Orada kütt diye arabanın birine bindirsen etraf cep telefonuyla görüntü alan muhabirlerle dolu. Ana habere yetişirsiniz merak etmeyin. Ha bu arada olur ya kazara kavgaya tutuşsanız bindirdiğiniz arabanın sahibiyle avukatlar da sarar hemen etrafınızı, ne oluyor demeye kalmadan infaz memurları bile bulunabilir nöbetçisinden.

Bir de ilkel insanın eğitilebilirliği konusu var. Bu konuda ihtilaflardayım ki sormayın. Mesela ‘affedersiniz burası kapalı mekân burada sigara içemezsiniz’ dediğimde bana ‘sigaramı içerim, cezamı öderim, aha şu çektiğim dumanı da suratına üfürürüm’ diyen ilkel insanın eğitilebilme olasılığı kaç milyonda sıfırdır bilemiyorum.

Durum vahim ama imkânsız değil. Gelin eğitime bir katkı da siz yapın; bir albino alın eğitime can verin. Bir albino alın; yazar-çizerleri sevinsin, onu okurken gülen insanlar sevinsin, onun güldüğünü gören insanlar neye güldüğünü sorsun, muhabbet olsun. Eğitim işte bu. Mesaj kaygım yok valla.

Betül Barut

Yorum yapın

Çiftsoy Görevde

?: İyi akşamlar sayın seyirciler, been Saadettin Çiftsoy, sorarım. Bu günkü konuğumuz devrimiyle dünyayı sallayan bay ünlem. (şak şak şaakkk) Hoş geldiniz Bay Ünlem buyrunn.
!: Şimdiii sayın Çiftsoy, o zamanlar beyaz sayfada XVIII. Kara Nokta’nın oğlu XIX. Kara Nokta kraldı. Karabasan gibi çökmüştü adeta ülkemizin üstüne. Hain, zalim, Allahsız, kitapsız, şerref…

?: ıhım ıhım… Ben Saadettin Çiftsoy, sorarım. Size geçelim efenim…
!: İşte o zaman ben daha gencim, kan kımıl kımıl. Boy desen boy, pos desen pos, bi yakışıklıyım ki sorma, bütün kızlar peşimde. Ben kimseye yüz vermiyorum tabi. Efenim evlilik kurumu zaten bilirsiniz önemlidir, öle hafife alınmaz. Bi kız bi erkekten oluşur. Bunlar ilk önce birbirlerini severler ya da sevmezler, bazen biri sever biri sevmez bazen…

?: ıhım ıhım… Ben Saadettin Çiftsoy, sorarım. Konuya geçelim efenim…
!: Her şey o karanlık, sisli, puslu, mehtaplı, fecri sadığa bir kala…

?: ıhım ıhım…
!: He işte o gecenin karanlık saatinde toplanmıştık. Birden kapı çaldı, kapı çalındı, kapıyı kim çaldı? ha ha ha! (sadece ünlem gülüyo) Derken içeriye siyah pelerinli, yakasında chp rozeti olan bi işaret girdi. “Kim lan bu kara çarşaflı, geri kafalı, yobaz, antilaik?” diye düşünürken, çarşafını açtı. Anam anam anam! Bu bizim düşman safından İki Nokta Üst üste deel miymiş Çiftsoy Bey?

?: Sorarım, deel miymiş?
!: Meğer Bay Parantez’in tebliğ hareketiyle imana gelmiş, bundan böyle yanımızda yer alacakmış. Bütün gözler üzerime çevrildi. Yıllar önceydi Çiftsoy Bey, bir reklam firması reklam filminde beni oynatmıştı. Kimse reklamın bu denli meşhur olacağını düşünmemişti ama reklam dünyaya açıldı ve insanlar ünlem modasını ürettiler. Gençler yazılarında hep beni kullandılar. Reklam metinlerinin gözdesi oldum. Aşk mektuplarının vazgeçilmeziydim. Üstüne üstlük trafik  uyarı levhalarında da boy göstermeye başladım. Tabi XIX. Kara Nokta’nın tahtı kaptırcam diye gözü korktu. Eee, yazı kullanılmaya başladığından beri saltanat Nokta Soyu’nundu. Sağ kolu İki Nokta Üst üste’nin önerisi üzerine ben ve kardeşlerimin noktalarının toplatılmasını emretti. Karar verildi ve tüm ünlemler ayrıldı noktalarından. İşte o an benim bittiğim andı. Noktayla birlikte karizma da gitti. Bıyığı kesilmiş Külhanbeyi gibi dımdızlak kaldım ortada. Ne kahveye gidebildim ne çarşıya, pazara. Veli Efendi bensiz kaldı, oynadığım kuponları yatıramadım. Çok çektim çoookkk. Evim bana hapishane oldu. Kendimi kitaplara vurdum. Bütün kitaplar bitince düşünmeye başladım. Düşündükçe var oldum. Var olunca vardım varlıklar alemine. İdealarda kayboldum, Nirvana’ya ulaştım, Ganj Nehri’ne aktım, ben yandım eller yanmasın, sevdalılar ayrılmasın…

?: Ama ıhıımmm…
!: Sesim güzel ama dimi? Ve XIX. Kara Nokta’nın zulmüne nokta koymaya karar verdim. Duydum ki sistemi sorgulayan bi Soru İşareti varmış. Vardım yanına, açtım derdimi. Filozof Soru İşareti, “neden olmasın!” dedi. Nokta’nın taht sevdası yüzünden yarın kendisini de noktasından ayırmayacağını nereden bilebilirdi? Uzun uzun tartıştık yapabileceklerimizi ve tüm işaretleri toplamaya karar verdik. İşte buydu tüm hikaye. İki Nokta Üst üste, anlattı her şeyi. Kara Nokta son bir yıldır aşmış çizgiyi, artık dinlemez olmuş onu. Onun için noktalama işaretlerinin huzuru hiç önemli değilmiş. Sadece karısı Virgül varmış gözünde. Havalı Noktalı Virgül girdi söze; meğer derinlerde neler varmış. Bu havalıylan Kara Nokta yavuklularmış. Dere kenarında, sur diplerinde, çeşme başlarında buluşurlarmış. Susadım çeşmeye, dırınırınım… Varmaz olaaaydım, dırınırı… ıhııım biliyorum ama maksat sizin reyting artsın Çiftsoy Bey. Neyse bu hain Virgül büyü yapmış da kapmış güzelim kızdan tacı. Havalı Noktalı Virgül’ün içine oturmuşmuş meğer, eee taç yani. Neyse ben aldım sözü. Bütün gece ne yapabilceğimizi konuştuk da bi sonuca varamadık. Tam ümitler tükendi, sesler kısıldı derken bizim filozofun oğlu bastı kahkahayı. Neymiş efendim, İki Nokta’yla Parantez yan yana gelince gülücük oluyomuş. Diyorum veletleri getirmeyin toplantıya diye ama, karıların altın günü varmışmış pehhh, demeye kalmadı farkettim ki aslında hiç de fena fikir deel. Noktayı tahtından edecek yeni işaret bu olabilir. Herkes bu işareti beğendi. Neyse, öyle böyle derken sabah olmuş ve yokluğumuz nöbetçilerin dikkatinden kaçmamış. Bastılar evi, topladılar bizi, attılar zindana. Hayallerimiz suya düştü. Diğer işaretlerle tüm bağlantılarımız kesildi. Napsak, netsek derken oluşturduk bi plan ve hemen uygulamaya geçtik. Plan gereğince Havalı Noktalı Virgül 3 gün yemek yemedi ve hastalandı. Hemen doktor çağırıldı ve aldılar Havalı’yı revire. Akşama doğru anca geldi gerüü. Meğer doktor zorluk çıkarmış bizim kıza. Havalı da yazıvermiş her şeyi kağıda, koymuş serum şişesine fırlatmış dereye. Bekle ki bulsun bi abdALLAH da kurtarsın. Eli mahkum başladık beklemeye. Bizim imam, trenin arkasında her akşam kıldığımız akşam namazına müteakiben, ettiğimiz toplu duaların açtığı kapıdan ulaşan ilahi ışık, zindanımıza sızan nur u aydınlığın, gözlerimizi kamaştıran berraklığının iç açıcı, gönül ferahlatıcı kalp mutmainliği veren, eee (biri bu cümleye dur desin! Noktaa nerdesin?) Neyse iki ay sonunda seçim günü topladılar bizi meydâne, ikisi de birbirinden merdane. Hayy de bre pehlivan! Ne diyodum ben? Ha seçim diyoduk -neyi seçeceksek- Artık yapacak hiçbir şey kalmamıştı. Nokta bu yıl da da kraldı ama biz her profesyonel futbolcu gibi önümüze bakacaktık. Hazır bu kalabalığı bulmuşken, şimdiden başlamalıydık seçim propagandasına. Bu yeni işaretten herkes haberdar olmalıydı. Koştum hoparlör odasına, başladım anlatmaya. Nefesler tutulmuştu, herkes masal dinler gibi sakince dinliyordu. Konuşmamı bitirdiğimde, meydandakilerin coşkusunu hissetmeyi,  bağırışmaları, alkışları bekliyordum ama beklediğim olmadı. Koşarak, meydana açılan balkona çıktım. Havalı, Bay Parantez, Geveze, Filozof, Hayalperest, Küçük Filozof, herkes ordaydı. Balkondakiler şaşkındı, çünkü meydandakiler konuşmanın bitişiyle gülmeye başlamıştılar. Evet evet, gülüyorlardı, hem de kahkahalarla, katıla katıla, yerlere yatarcasına gülüyorlardı. Meğer bizim dualar uçurmuş şişeyi, düşürmüş kafasına Medya Kralı Batan Karanlık’ın. O da gazetelerde, televizyonlarda yayınlamış işareti. Kaderde onun eliyle kurtulmak da varmış, dünya küçük. Yani kısacası istediğimiz oldu, seçim neticelendi ve iktidara bizimkiler geldi. Kara Nokta kahrından geberdi. Virgül de atladı bizim dereye, hem dünyasını hem ahretini yaktı, gerüü! Bize gelince:
Ben: Nokta’ya duyduğum kinin yerini merhamet aldı. Evlendim, henüz çocuğum yok. Klea Mektebini kurdum, siyaset dersleri veriyorum.
Filozof: O da benim okulda felsefe dersleri veriyo. Sorgulama sevdası yüzünden çıldırttı karıyı yenisini arıyo. İyi uşaktır, duyrulur.
Bay Parantez: Önündeki Bay ünvanının yerini Kral ünvanı aldı. Herkesin huzuru ve refahı için çalışıyo.
İki Nokta Üst üste: Çok sevdiği eski görevine getirildi. Şuan Kral Parantez’in akıl hocalığını yapıyor. Evlendi, iki çocuk babası.
Havalı Noktalı Virgül: Boyu boyuna, huyu huyuna uygun olan İki Nokta Üst üste’yle evlendi. Şimdilik iki tane çocuğu var.

?: Zzz Zzz
!: Çiftsoy Bey, Çiftsoy Bey… Bitti, uyannııııınnn. Neyse kamera hala çekiyo: Buradan tüm hayranlarıma, yandaşlarıma, yoldaşlarıma, anneme, babama, Almanya’daki dayıma, Ankara İlahiyat’taki torunlarıma, ona, buna, şuna selam ederim. Her nerde yaşıyor ya da yaşatılıyosanız. Ooo Saadettin Çiftsoy, sarar, sırar, surar, so.. yok yok sorar…

Zihni Derin

Yorum yapın

Bir Tuhaf Hikâye…

“Gam deler gam zedeler
Sinem hakkak delemez
Delerse gamze deler…”

Her insanın gönlünde kocaman bir kütüphane vardır. Kimi tozlu raflar arasında kara ciltli kitaplar barındırır, kiminin beyaz sayfaları, kiminin karmakarışık notları, insanlar hakkında yazdığı yazılar ve okunmuş-okunmamış mektupları vardır.

Kocaman bir salon; etrafında kitaplar, dolaplar, antika eşyalar, ortada küçük bir masa ve sandalye… Cafer Bey yine bir araştırma yapıyor olmalı. Ortalığın karışıklığına bakılırsa yine bir şeylerin derinliklerine dalmış. Aklından tam olarak neler geçiyor, neyin hayalini kuruyor bunu bilemem. -Bir hikayeci zaten, kahramanının aklından her geçeni aşikar etmemeli.- Ara sıra pala bıyıklarının kenarını kıvırmasından ya da kafasını kaşımasından, zihninden geçenlerin bir kısmını yine de tahmin edebilirsiniz; eğer peş peşe üç kez pala bıyığını kıvırıyorsa yeni bir hesaplama yapmış, kel kafasını kaşıyorsa bir parça eşyadan yine onlarca hikaye çıkarmış demektir. Masasının üzerindeki deftere aldığı notlardan da ayrıntıları görebilirsiniz.

“Ne kadar daha yaşayabilirim?” sorusu altında bir sürü hesaplamalar, günlük alması gereken kaloriler, yemek seçeneklerine kadar her şeyi yazmış. O hesaplarını yapadursun, bana daha ilginç gelen notlarından size bir kaç kesit sunayım. Şu tozlu rafların ikinci sırasında olmalı. (Bu adam ne kadar dağınık!)
-Of! Buraya koymuştum geçen sefer, yine nereye kaldırdı kimbilir! Tamam tamam, şu karşıdaki olmalı.

“Hayvanlar ve insanlar üzerine notlar:
Bir dananın ‘möö’ leme ses yüksekliği 16 desibel. Bizim Çaycı Nuri’nin kulağımın dibinde ‘çayy!’ diye bağırması da 16 desibel. İnsanın duyma eşiği 0-20 desibel arası. Sütçü Nuri’nin  ‘süt!’ diye bağırması da 16 desibel. Acı duyma eşiği 100 desibel ve üstü ise, Çaycı Nuri hayatında dana beslemiş olabilir mi? Evet kahveyi açmadan önce çobanlık yapmış. Demek ki insan beslediği hayvandan birçok yönden etkileniyor, bir süre sonra birbirlerine uyum sağlıyorlar. İneğe ‘oha’ derken mesela, hayvanın böğürme eşiğine yakın bir ses çıkıyor ya da kediye pisi pisi derken, kedinin miyavlama ses yüksekliğine yakın bir ses…”

Tabi burada okunacak birçok şey var ama benim daha çok sevdiğim notları, herhangi bir eşya üzerinden çıkardığı notlardır. Mesela bir sandalyeden bahsederken, üzerinde kimlerin oturabileceğinden tut, ne işe yaradığına, yapan ustanın nasıl yaptığına kadar…

Beyaz mercedes:
İçine 10 koyun sığabilir, bunu geçen kurban bayramında gördük. Gerçi o zaman tek koyun atmışlardı arabaya ama 10 koyunun sığmaması için hiç bir sebep yoktur. Arka koltuğu kaldırıp bagaja da bir delik açtı mı sorun çözülmüş olur. Tabi başka yöntemleri de vardır; eğer aracı binek halden kamyonete çevirtirsen halkın zekasına bir payda da sen eklemiş olursun. Samsun Çarşambasında kamyonun otobüse çevrilmesi gibi, hatta son zamanlarda ABS gibi yeni arablarda bulunan fonksiyonlar da takılıyormuş…

Her şeyden önce bu arabanın yaşını bilmek istiyorsak, boyasına klorlama tekniği ile yapılan denemelerden bulabiliriz. Klorlama tekniğiyle arabada bulunan pas lekelerinin çokluğuna bakılarak ve üzerine klorlu su akıtalarak pası ne kadar çoğalttığı ölçülür. Bi lekenin yüzde derecesinden çıkarılır. “pas oranını yüzde yirmi artırmıştır, o zaman yirmi yaşındadır, hiç artırmamıştır, hata payını da alırsak o zaman sıfır gibidir ve bu tekniğe göre bu araba 33 yaşında olmalı. Ayrıca bu modellerde, önündeki lambanın dik olması, Mercedes’in bunları saçma bi şekilde yana indirdiği 80′li yıllardan önce olduğunun kanıtıdır. Camlarının otomatik olmaması ve tornavida gibi delici aletlerin camın kenarına sıkıştırılarak camın açılmasının engellenmesi de 1967′yi hatırlatır. O sene çıkan arabalar için, ‘Bunların cam motoru 20 yıl sonra bozulur. Biz buna en iyisi tornavida için bir yer açalım.’ diyerek, kenarlarında delik yapılmıştır. İnanmayanlar, 67 model bir Mercedes’in camlarının kenarına bakabilirler. Komşum Halil Bey, 10 sene öncesinde garajdan çıkarken, büyüdüğünü anlayamadığı çam ağacına (Artık kaç senede bir çıkarıyorsa arabayı? Kurbandan kurbana?!) aracın sağ tarafından vurması sonucu, aracın çamurluğunun değiştirilmesine sebep olmuş, bunun yanında, altına da çürümesin diye o yıllarda zift attırmıştır. Önceki gün yanımdan geçtiğinde de burnuma arabanın içinden kesik süt kokusu geldi. -Bir rivayete göre Halil Bey, kış günü İstanbul’a daha pahalı satarım düşüncesiyle aracın içinde koyun götürürken, hem tünelden koyunlarla geçmenin polis tarafından hoş karşılanmayacağını düşünerek, hem de sırf heyecan olsun diye Bolu Dağı’na beyaz Mercedesi’yle tırmanıp, yolda bazı tırlarla beraber kalınca içinde bulunan koyunlara sarılarak, tır şöförlerini de yanına alarak ısınmaya çalıştığı ve o koyunların etinden sütünden faydalanmak üzere hayatta kaldığı bir şehir efsanesi olarak anlatılagelmektedir.- Ama benim duyduğum kokunun bu kokuyla alakası yok. (Dikkat edin, “-” içinde.) Muhtemelen köyden gelirken, içine süt dökülmüş olmalı ki siz sakın arabanıza süt dökmeyin.”

Neyse sayın okuyucu, daha yazılacak, anlatılacak çok hikayesi var Cafer Bey’in ama bu Albino’nun sahipleri, Yeter artık, bir Cafer Bey tutturdun tüm dergiyi onunla dolduracaksın.” Diyor. Gelecek sayıya Cafer Bey’in birsürü notuyla devam edeceğiz.

Sefereddin Dede

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.