:: Kulüp Dilemma Web


Albino VII: Türk Şoförü “Çıktı”

Kulüp Dilemma / Albino VII: Türk Şoförü

Birleşik Kitabevi‘nde, Tuna Cad. 3/1 Kızılay

Turhan Kitabevi‘nde, Yüksel Cad. No:8/32 06650 Kızılay

Ayrıca kulupdilemma@gmail.com‘a adres bilgilerinizi göndererek de posta ücreti karşılığı Albino’ya kavuşabilirsiniz.


Kafayı Yersem Einstein Mutlu Olacak

Bir gece Dante’leşiyorum öylece. Yıldızlara bakarken fark ediyorum laikliğimi. Sosyalist şarkılar söyleyip özgürlük sloganları atmak istiyorum. Atılan gök gürültüsüyle göz gözü görmez oluyor, dağılıyor kalabalık. Biber gazından hasarlı bulutlarla ıslanıyor şehir. yağmur pencereleri kırmak için çıldırıyor. Biliyorum o da laik. Sonra kaldırımdan sırılsıklam köpekler resitalleşiyor. Aniden bir ayaklanma çıkıyor. Yıldırım, yalabıklaşıp çarpıyor cini. Cin, bir an Hiroşima’ya dönüşüyor. Daire şeklinde yuvarlanıp dağılıyor. Her şey tuz buz olup gözüme doluyor. Sevmiyorum şimşeği. Hep gözüme giriyor. Kulaklarım da gök gürültüsünden nefret etmek istiyor.

İçim kıpır kıpır. Sığamıyorum kabıma. Her şeyi reellemek istiyorum. Demokratik değil ama olsun. Bunu istiyorum. Öteki şiddetle karşı çıkıyor. Sırılsıklam köpekler de bana karşı. Sentetik bir düello başlıyor ötekiyle aramda. Öteki, kim? Vurdu ya gidiyor.

Sanırım kloroplastım mitoz bölünmeye maruz kaldı. Kendimi analitikleştiremiyorum. Bir ayağım farenin kuyruğuna takılıyor. İrrasyonel fare realitik bakışlar saçıyor. Battıkça batıyor, boğuluyorum. Dipteki Atlantis’ten Simitçi Sabri’nin sesi duyuluyor. Ben batıyorum.

Sırılsıklam köpekler bana karşı çıkmakta kararlı görünüyor. İrrasyonel fareler de öyle. Biraz liberalleşsem iyi olacak.

Radyoaktif atıksal dairemin dairesel düzleminde yer ile yeksan oluyorum. Çarmıha geriyorum egoizmin bencil bensizliğini. Bir ben içre ben yok   oluyor.

Çarpık kentleşmenin çark ettirdiği şehirleşememişliğin çarpımsal hayat tablosunda kayboluyorum. Çıkışı yok çıkmaz sokakların. Çırpınmak kar etmiyor. Yavaşça matlaşıyor her şey. Yavaşça yok oluyorum. Bir ben içre ben yok oluyor.

Bu aralar Gregor Samsa kadar hamamböceğiymişçesine yaşıyorum hayatı.

Halil Altay


Ali’nin Felsefesi

ruhun anti-darvinist, neo-liberalist, post-modernist ve pre-kapitalist ayaklanışı. bu yazının özü budur. ve okuyacak kitleye de duyrulur ki, bu yazı 18+ şiddet içermektedir.

ali küçük bir çocuktur. ali iyidir. ali okula gider. ali top oynamayı çok sever. ali atları da çok sever. nerde bir at görse ona doğru koşar. sonra ali ata binmeye çalışır. ali attan düşer. ali zırlaya zırlaya ağlar… bir tokat da annesinden yer. fırkoşar babasının yanına. bir de ondan yer temiz bir sopa. ali aslında iyi çocuktur. ama şartlar onun iyi olmaması yönünde gelişir. her ne olursa olsun ali bu duruma direnir. çünkü ali, dinini çok sever.  dini ona sabretmeyi öğretmiştir. ali tövbe eder, namaz kılar, tespih çeker. ağlama gecelerinde yedi tokatlara ağlar, ekranlardaki beyaz hocaları izleyip iman tazeler. ali’nin koskocaman bir iman gücü vardır. artık en büyüğün kendisi olduğu izlenimine  de kavuşmuştur. türler arasındaki çatışmadan hep kendinin üstün çıkacağını düşünür, ama yine de damarlarında islamcılık vardır ali’nin. anti-darvinist.

ali’nin yaşadığı çevre çok güzeldir. ali hoplamayı çok sever. ali zıplamayı da çok sever. ali hoplayan zıplayan herşeyi çok sever. nefes alanları sever. nefesi sever. nefesin özgürce alınıp verilmesinin gerektiğini düşünür. ali düşünür. kadının özgürlüğünü düşünür. erkeğin özgürlüğünü düşünür. seçme özgürlüğünü düşünür. sapuk supuk inançları düşünür. aslında hepimiz biriz’i düşünür. bir erkekle bir erkeğin, bir kadınla bir kadının bir olmasının özgürlük sınırlarında olup olamayacağını düşünür. dini izin vermez, ama herkesin ona neler diyeceğini düşünür. sesi kesilir. ali, ikrar olup olmayacağını düşünmeksizin sükut eder. neo-liberalist.

ali felsefeye düşer, edebiyata merak salar. hayata bir farklı bakmaya başlar. cebinde üç kuruşuyla boynunda fuları, bir elinde piposu, diğer elinde marks, niçe, rasıl, fuko veya sartır’a ait bir kitabı, gözünde numarasız gözlük öyle mal gibi entel entel dolaşır. ali artık farklıdır. o apayrıdır. karşıdır. ileridir. çağına ayak uydurur. post-modernist.

ali çok sıkıntı çekmiştir. biri bunu görür. elindeki kitaplara bakar. ve ali’ye sponsor olur. ali’yi satın alır. ali de kendine yepyeni eşyalar. ali maşadır. ali farkında bile değildir. ali farkında olmak yerine paris’e gider, akşam yemeğinde domuz eti yer. hala dini sever ama ali. her dini sever. belki de saygı duyar. sonra ali kapris otellere gider, islami otelde islami tatil yapıp islami paralarını vererek islami içkilerini yudumlar ve islamice mutlu olur. ali’nin keyfine diyecek yoktur. pre-kapitalist.

ruh’muş! hay domuz gıribi olasın ali!

Pino Kyo


Vatandaşın Hâli

Ankara’daysanız ve Ankara’nın dışına çıkmak istiyorsanız tek bir ihtimaliniz var demektir: Su yolunu kullanamazsınız! Ama diğer bütün yollar kullanılabilir gibidir ve siz, kendi imkânlarınıza göre bunlar arasında bir seçim yapmakta serbestsiniz. Ama iyisi mi, yolunuzu kendiniz çizin.

“Su yolunu kullanamazsınız!” demiştik, çünkü bundan bilmem kaç milyon yıl önce Anadolu karası yükselmiş ve Ankara’da kala kala birkaç su birikintisi kalmıştır. Hâliyle siyasetçiler Ankara’ya deniz falan da getirmeyince, Ankaralı deniz görmüş memleketlere gitmek isteğinde gayet haklıdır. Fakat bu hâl, Ankaralı vatandaşı içinden çıkılması zor bir mantık problemine sürüklemiştir. Ankara’dan güzel memleketimin sınırları içinde veya dışında bir şehre gitmek isteyen, “Yahu bir deniz görelim!” diyen vatandaş hangi yollara başvuracaktır?

Ankara’nın sokaklarını karış karış gezdim ve vatandaşın nabzını yokladım desem düpedüz yalan olur, ama bulduğum bir vatandaşa sordum. İkincisine sormaya cesaret edemedim. Elindeki gazetenin bir sayfasını hışımla açtı ve bana haberin yanında yer alan iki fotoğrafla birlikte aşağıdaki haberi gösterdi. Şimdi bu üzücü manzarayı gazetenin ruhsuz diyebileceğimiz şekildeki tavrını da göz ardı etmeden aynen satırlara aktarmaya çalışacağım.

Şöyle ki: Bayram ziyareti için eşi ve üç çocuğuyla birlikte Ankara’dan İ vilayetine doğru M marka otomobiliyle yola çıkan vatandaş V, direksiyon hâkimiyetini kaybeder ve kazadan geriye gözü yaşlı üç çocuk kalır. Maalesef vatandaş V ve anne A tahtalıköyü boylamıştır. Kazadan burnu bile kanamadan kurtulan üç çocuk, evlerine geri dönmek için yoldan geçen bir şehirler arası otobüsü durdurur. “Ankara yolcusu kalmasın!” sloganıyla sefere çıkan otobüs şirketinin şoförü Ş, hatalı sollama yapınca karşıdan gelen kamyonla çarpışır ve hakikaten Ankara yolcusu kalmaz.

Gazetenin üçüncü sayfasında küçük puntolar halinde yazılı bu üzücü haberi okuyan Ankaralı vatandaş; gazetenin diğer sayfalarında tren, uçak, helikopter kazası haberlerini de okuyunca çileden çıkar ve “Ben hiçbir yere gitmiyorum kardeşim, öleceksem de evimde ölürüm!..” deyip evinden dışarı tek bir adım dahi atmamak istese de ekmek parası, geçim derdi derken şehrin tantanası içinde buluverir kendini. Televizyon kanalları ise soğuk ve bayat haberleri ısıtıp ısıtıp vatandaşın önüne koymaktadır. Mahkemelerin biri bitmeden diğeri başlamaktadır. Yolsuzluk, tecavüz, hırsızlık, cinayet haberleri gırladır. Yok çocuk beziydi, yok mamaydı, yok faturaydı, yok taksitti, yok kiraydı ve bu şekilde uzayıp giden yok bilmem nesiydi gibiden düşünceler vatandaşın beynini kemirmektedir. Ülkenin bu hâline iyice canı sıkılan, sinir stres olan vatandaşın büyük çoğunluğu da sigaraya başlamıştır. Amma velakin, dışarı dumansız hava sahasıdır. “Sigaraya da yasağına da karşıyız!” diyen bir grup gösterici ise ellerinde yarıladıkları sigaralarıyla eylem yapmaktadır. Bu ironik durum karşısında söylenebilecek çok da söz bulumayan ben, yazıyı burada bitirmeden evvel, izniniz dâhilinde bir iki noktaya parmak basmak isterim son bir not olarak.

Evet, son bir not: Vatandaş haber izlemeye ve gazete okumaya korkar hâle gelmiştir. Ama medya buna da bir çözüm yolu bulmuştur. Ortalığı magazin haberleriyle, saçma sapan yarışma programlarıyla, reklamların arasına konulan ve her gün bir yenisi çekilen dizilerle doldurur. Mesela; bir tarafta, bir kısım vatandaş çöpten yiyecek bulma derdindedir, açlıktan kıvranır, yatacak yeri yoktur, nefesi ölüm kokar. Diğer tarafta savaşlar, kıyımlar vardır. Bağdat vardır, Gazze vardır, Sincan vardır, var oğlu vardır. Öte tarafta bu durumun hiç de umrunda olmadığı, kendini insan zanneden aciz mahlûklar mideleri bulandırır.

Ey okuyucu! Bu yazı burada biter ve ben çekip giderim. Hadi eyvallah…

Mehmet Selim Özban


Recai Hercaî ile Röportaj: “Bir Kitap Yazdım, Hayatım Değişti”

Hocam, kitabınızda hatıratların öneminden bahsediyorsunuz. Buradan başlayalım isterseniz. Sizi hatıratınızı yazmaya sevk eden şey neydi?
Yani hem soruyorsunuz hem cevaplıyorsunuz. Bana pek iş düşmeyecek sanırım bu röportajda.
(Gülüyoruz.)
Yani efenim şimdi, hatırat yazmak önemli tabi. Kitabımı okuduysanız görmüşsünüzdür. Orada dedim ki: “Hatırat ve biyografiler, gençler için hazır yaşanmış tecrübelerdir. Yeniler için kazık yememe rehberi olarak da görülebilirler.” Yani Ankara ilahiyata gelen bir gencin bilmesi gereken şeyler yazıyor bu hatıratta. Yeniden aynı şeyleri tecrübe etmeye gerek yok. Yaşanmışı var kardeşim işte.. Öte yandan memleket tarihinin karanlık dönemleri var. Özellikle son yüzyılın hacı-hocalarının hayatlarını bilmiyoruz. Hacı-Hocalar, yaşayıp geçmişler. Hatıraları sağda solda kalmış. Kimi hurafeye bulanmış, kimi sırra kadem basmış, maziye karışmış. Hacı-hocaların hayatları bilinmeden sağlıklı bir din eğitimi verilemeyeceği kanaatindeyim. İslâm’ın entelektüel boyutu, önceki ulemânın hayatlarındaki tecrübelerle beslenirse yeşerip güçlenecektir. Yaşa git, bu doğru bir şey değil. Gelecek nesillere bir şeyler bırakmak lazım.

Hocam sizin bu kitabınızla ilgili eleştiriler yapıldı, yapılıyor. Bu eleştirileri nasıl yorumluyorsunuz?

Recai Hercâî: Evet çok eleştiri alıyorum. Neymiş efenim, “ben gizli bir hadisçiymişim.”, “Kelam kürsüsünün altını oyuyormuşum.”, “Öğrencileri kelamdan soğutuyormuşum.” Daha neler neler… Efenim kendinize ve ait olduğunuz ilmi disipline güveniyorsanız, niye korkasınız ki? Üstelik orada ben kimseye çatıyor da değilim. Kimse kızmasın efenim, kendimi yazdım.

Hocam bu kitap size ne kattı, ya da sizden ne götürdü?
Efenim şimdi. İnsan eser ortaya koyunca kendisini daha bir iyi görebiliyor. Bir de tutarlı, eli ayağı düzgün, dişe dokunur bir iki eleştiri alırsa, çok daha yararlı oluyor. Kendi eserinden faydalanıyor insan. Hatıraları yazdık. Ama bununla beraber insanın bilinmedik yönleri çıkınca meydana, çevresindeki arkadaşları çıkıyor diyor ki, “sen bunları yaşamışsın, aynı dönemde biz de bunları yaşamıştık” gibi paylaşımlarda bulunuyor.
Bilimsel veriler de bulunuyor tabi hatıralarınızda. Bir bilim kitabı yazmıyorsunuz elbette. Ama bilim adamısınız, hayatınız bilimden tamamen kopuk olamıyor. Bilimsel veriler de sıkışıyor aralara. Bu bilimsel veriler üzerinden bilimsel-fikri mülahazalar yapılıyor mesela. Bunları duyunca tabi insan haklı olarak seviniyor. Bir kitap yazıyorsunuz ama hayat bununla bitmiyor, devam ediyor. Ürettiğiniz eserler, aldığınız tepkiler de devam eden hayatınıza etki ediyor. Hayatınız eserlerinizi, eserleriniz hayatınızı etkiliyor. Değişim, etkileşim devam ediyor.
Bir de şu var efenim, siz sıradan bir insan değilsiniz, bir bilim adamısınız. Ortaya koyduğunuz ilmi eserlerin de arka planını hatıralarınızla vermiş oluyorsunuz. “Psikanalitik yöntem” diyorlar buna. Yani bilim adamının psikolojisi, ürettiği bilime yansıyor. Bilimin daha sağlıklı anlaşılabilmesi için bunlara da ihtiyaç var. Mesela tımarhane şartlarında çalışmak oldukça güç bir şey. Bazı makalelerimi tımarhanedeyken yazdım ve yayınlattık. Zor şartlar altında çalışan bir bilim adamını görünce, bilince insanlar daha bir saygı duyuyorlar.
Tabi eleştiriler oluyor, olacak. Bilim adamı olarak bu tür şeylere hazırlıklı olmalısınızdır.

Daha önce Albino’da yayınlanan Kenefoloji adlı makaleniz de çok ses getirmişti hocam.
Evet. O makale de çok eleştiri almıştı. Neymiş efenim, “Recai Hoca Akademiye mok sürmüşmüş” Ne alakası var efenim. Biz bilim yapıyoruz. Tıp sahasında “gaita tahlillerinin” ne denli önemli olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı? Adamlar Amerika’dan geliyorlar. Felan başkanın, dışkılarını toplayıp gidiyorlar. Neymiş efenim, “hastalıkları tespit edilebilirmiş, genetik haritası çıkarılabilirmiş.” Yani öyle üç buçuk aklı evvelin zannettiği gibi basit değil bu mesele.
Üstelik bu insanları bilimden uzak kimseler olarak görmek durumundayım. Önemsiz gibi görülen meseleleri abartarak yahut büyüteç tutarak bilimselleştirirsiniz. Laf ebeliği, edebiyat, demagoji, felsefe felan yaparsınız. Bilim zaten bu süreçlerin sonucunda ortaya çıkar.

Yani “mok” önemlidir diyorsunuz.
Ben insan ürünü olan her şey önemlidir diyorum.

Bir de “bu hatıratların devamı gelecek mi” diye soruyorlar hocam. Ne düşünüyorsunuz?

Evet, o konuda bazı istekler bana da ulaştı. Niye olmasın efenim. Değil mi ki yaşıyoruz, yeni hatıralarımız olacaktır tabi.

Kitabın ikinci baskısı için ne diyorsunuz hocam?

Öyle bir şeyler de söylüyorlar, evet. Birinci baskı yayıncının elinde bitmiş. Bizim asistanlara okuttum, “hocam düzeltmelere ihtiyaç var” dediler. İmlâ-mimlâ bir şeyler sıkıntılıymış bazı yerlerde. İkinci baskı için bir takım düzenlemeler düşünüyorlar. Mesela ilk baskının 46 sayfa olması, öğrencilerin dikkatini çekmiş. “Hoca takmış 46′ya” felan demişler. Halbuki bu yayıncının tasarrufuydu. İkinci baskı da olacak inşallah.

Peki hocam bu röportaj için teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim efenim.


Kütük

Geçenlerde TŞBB (Türk Şoförler Birliği Başkanlığı), öncelikle harbi harbi delikanlı oluşuma! Sonra ilerleyen yaşıma ve kamyonla yaptığım onca hizmete karşı, benden nutuğa benzer birşey yazmamı ve bunu genç okuyucularıma armağan etmemi istedi. Yani kamyon ustası olarak görev bana düşmüştü. Ben de kıramadım tabi; ilerleyen yaşıma aldırmadan, erine erine de olsa bi şey yazdım onlara. Ne nutuğa benzedi ne de gençlere ulaştı ama en iyisi bunu iccik değiştirerek sizlerle paylaşayım dedim:

Ey TŞBB, sen beni dinlemedin ama bunu okuyan okuyucum elbet size en münasip cevabı en münasip yerlere ulaştıracaktır… Evet okuyucum:

Türk Şoförü, çalışkandır!

Diyemeyeceğim hiç kusura bakmayın çünkü eğer onlar harbi harbi delikanlı olduklarını iddia ediyorlarsa doğruya doğru, Türk şoförü tembeldir kardeşim. Köfün gibi oturdu mu koltuuna valla bizim nuh gelse kaldıramaz ama Hz. Nuh gelirse orasını bilemem artık. Sonra bi kösüldü mü yerine, değmeyin onun keyfine. Uzun yollar kısalır, dümen elinden kayaar gider. Her yol onlar için bir haz mekânıdır evelallah. Neyse ben de uzun süre şoförlük yaptım tabiki ama kendime tembelliği yakıştıramadığım (yediremediğim) için ‘o’ dili ile anlatmaya devam edeceğim. Neyse biz tekrar dönelim ana konuya. Onlar öyle tembeldirler ki yolculukta yoruldukları an arabayı kenara çekip arkadaki yatağa yatmaya bile erinirler. Her şey olduğu gibi; koltuk yatak, dümen yastık, yarım göz öylece devam ederler…  Kısacası okuyucum, Türk şoförü, tembeldir…

Türk Şoförü, zekidir!

Aslında bunu söylemek de oldukça güçtür. Maalesef. Yalnız, kurnaz dersek o zaman iş değişir tabi. Tonajı fazla yükle nerelerden girilmez, polis hangi meskenlerde yer tutmuştur ve hangisi aldatmaca hangisi gerçek polis arabasıdır, sonra onlara yakalanınca neler denmelidir çok iyi bilirler maaşallah. Hatta bizim elemanlardan bir şoför ile polis arasında geçen bi tane diyalogu paylaşmak istiyorum:    Polis: -Bu yük ne böyle?   Türk şoförü: -Yaa şey işte sevgili sayın polis bey! o aslında o kadar değil yani göründüğü kadar değil, aslında, yani sevgili sayın bey! sizin gördüğünüz şey o değil, aslında ben de ben değilim, sen ise hiç hiç sen değilsin. yani şey işte öyle :s   Polis: -Haa iyi iyi anladım da söyle bakayım o kadar yükle neden bu kadar hızlı gidiyorsun o zaman?   Türk şoförü: -Yaa sevgili sayın polis bey! İnan ki arabada hanım var doğum yapacak onu götüreyim gözüğün yağını yiiim bize müsaade et de biz gidek (arabada doğum yapacak kadın falan yoktur tabi).   Polis: -Hmm. Öyle desene ne diye bekliyorsun o zaman? Beni de lafa tutturdun öyle. Hadi hadi bir an evvel gidin. Haa oğlan olursa adını İsmail koyun e mi? Hadi uğurlar ola…

İşte böyle sayın okuyucu… Aslında Türk şoförünün zeki olduğundan falan değil. Mesele şurda bitiyor. Bizimki Türk şoförü amma velakin, Karşısındaki de Türk Polisi!.. Kurnazlığı da burda saklı yani… Kısacası okuyucum, Türk şoförü, kurnazdır…

Ey okuyucum, şimdi TŞBB’nin ne kadar nankör olduğunu anladınız. O halde ne yapıyoruz? Tüm kamyonlarımızla çalışıyoruz ve çalışkan oluyoruz, zekiliyoruz ve zeki oluyoruz… Aferin benim okuyucuma…

Bilge Sazan


Şakir Abi

bak bak işte geldi.

-vay şakir abim mi gelmiş. Abi! şiişt abi! hop…Aleykimselam abi.
-usta Şakir abime biçay…bendennn…
-estaaafurullah abi, afiyet olsun…

abim be Şakir abim. mahallenin en delikanlı adamıdır hea..şofördür kendisi, minibüsü bi de afillidir ki sorma.mangal gibi yüreği vardır abimin, minibüsü de kor kırmızıdır o biçim.cantlar dedin mi her daim cilalıdır.lastikler deyince de bi duracaksın, kitabını yazmıştır abim onların, sen susacaksın o konuşacak…afillidir minibüsü dedim ya, cidden öyledir.direksiyonu güllü vitesi örgülü münübüsün tavanın etrafı püsküllüdür.abim frene her basışında nasılda öne doğru atılırlarda abim dikiz aynasından onları izler.

şofördür mofördür de şakir abim aslında sanatkar ruhlu adamın tekidir,nasıl içilidir nasıl…dadaştır ya göstermez sulanan gözlerini kimseciklere.dedim ya sanatkar adamdır; arabeksin gelmiş geçmiş bütün krallarının bilir parçalarını.korsana da karşıdır abim, almaz tablacıdan kaset filan.bütün kasetlerini bizim Hüsnünün orjinal kasetlerinden bizzat kendisi kaydeder.

bir de yavuklusu vardır abimin.kasab Nuri nin kızı…mahallenin en güzel kızıdır vesselam…ah ulan ah…ıhm ıhm…aman sessiz abim duymasın, duyarsa tozumu attırır valla…yengeyi kimler istedi.Şakir abim bir geleni ikinciye gelemez hale getirip gönderir de bundan habersiz Nuri amca anlam veremez bu işe. hey abim hey!

biz mi, istedik tabi biz de abime yengeyi. ben diyeyim 15 sen de 20 defa çaldık nuri amcanın kapısını. Nuh diyor peygamber demiyor imansız. az mı ayakkabıyla kovalandık kapılardan…

imansız deyince, Şakir abim pek de inançlıdır hea. cumaları kaçırdığını hiç görmedim.hep de ön saflardadır. ters takılmış kırmızı kasketi omuzlarına atılmış ceketiyle hemen tanırım abimi.zaten 11li tesbihi de hiç düşmez elinden…
ağzındaki kürdanı tükürmeden, arkasını topuğuyla ezdiği siyah sivri burun topuklu ayakkabılarını sertçe iki defa yere vurmadan, omzundaki ceketi düzeltmeden son olarak besmele çekmeden minibüse binmez Şakir abim.sonrasında ruhsatı koyyarken yerine cep boy güllü yasinini de öpmeden 3 defa açmaz kontağı.dedim ya.. inançlıdır benim abim.

-Abim be var mı senin gibisi şu memlekette.

Kıymet Bilmez


“Şoför” Açılımı

“Şoförler”i anlatmakla “Türk şoförleri”ni anlatmak arasındaki farkın uzun ince bir yolu düşündürmesi hasebiyle sınırlandırılmış, daraltılmış, hatta sıkıştırılmış bir başlık; Türk şoförü… Daha da bi gayretle kamyon şoförlerine bağlayabiliriz meseleyi… Dede, baba, amca, amcaoğlu mesleği olması bizim de bu mesleği seçeceğimizi göstermiyor olsa gerek ki, hâlâ kitap sayfalarını çeviriyoruz, virajlı yollarda her 50 metrede bir var olan tehlike uyarılarına rağmen gaza basmak varken…

Biz okuyan insanlarız azizim, koskoca kamyonların üzerinde, bir aşağı bir yukarı zıplayan koltuğun tepesinde, arabesk dinlemeye sanki mecbur bırakılmış bir zihnî bunalım süreci yaşayarak ağır ağır gitmek bize göre değil ki… Biz en fazla şehir içi belediye otobüslerindeki ani fren hamlelerinden sonra otobüslerin yukarısında bulunan ve otobüs gittikçe sallanan şeye tutunarak hayatta kalmaya çalışan, zıplaması bundan ibaret sayılan, kalbi fiziksel heyecanı daha fazla kaldıramayan güruhuz. Bir kamyon şoförünün arabesk dinlerkenki kalbî med-cezirlerini, biz final zamanları notları 60′a tamamlamak için hesaplamalar yaparken yaşıyoruz. Olur mu, olmaz mı? Bu yol burada biter mi, bitmez mi? Burada “okuyan insan”la “uzun yol şoförü”nün kesiştikleri noktalara hatta okuyan insanın, uzun yol şoförünün ne kadar “alt küme”si olduğuna şahit olmak durumundayız. Yolun bitmesiyle birlikte eller cebe gittiğinde şoförümüzün ne kadar kârda olduğunu hesaplaması sonucunda “elde var bikaç bişey”se bu işi yapmaya değer…

Şoförümüz gide gele yolda uğraması kendine daha uygun gelen lokantalar konusunda ihtisas derecesinde bilgi sahibi olmuştur. Hangi mekân daha ucuz, hangisinde çayların ikram olduğu öğrenilmiştir. Öğrencimiz de seneler geçtikçe bu alanlarda epey tecrübe kazanmış, evinde yemek olmadığında dışarıdan sipariş verecek kadar cömert, ama en ucuzunu bulmaya uğraşacak ve hatta içecekleri bedavaya getirmeye gayret sarf edecek kadar da “öğrenci”. Bir ayı tamamladığımızda bursumuz, harçlığımız derken toplam gelirimiz yeterli gelmişse tüm ihtiyaç ve kendimize yaptığımız güzelliklerden(!) sonra, bu böyle gider diyerek tamamlarız seneleri…

Uzun yol şoförlerinin genellikle tükettiği, olmazsa kesinlikle uyuklayacaklarına kendilerini inandırdıkları ince beyaz bir yaprağa sarılmış, içinde “keşke sadece tütün olsa” dedirtecek kadar beden için gayr-i meşru sayılan, insandan çok dört ayaklı varlıklar veyahut hiçbir yaşam belirtisi taşımayan mikrobik canlılar için kullanılan zehir özlü bol miktarda madde bulunduran, kütlesi ufak fakat etkisi ölümcül olan bir cismin yaydığı katlanılmaz koku hasebiyle bir de mini sprey taşırlar araçlarında; özleri kavun, çilekten oluşan doğadan müteşekkil kokular salsın diye… Hüsn-ü zannımı capcanlı tutarak öğrenci kesiminin bu maddeden bîhaber olduğunu varsayarak ismini zikretme gereği duymayacak kadar “öğrenme durumu”nda olduğumuzu kabul ediyorum müsaadenizle…

Şoför beyimizle öğrenci kardeşimiz arasındaki münasebeti üç aşağı beş yukarı fark etmiş durumunda mıyız bilemiyorum. Benim kafam karıştı. İstisnalar hep bozuyor kaideyi. Öğrencileri kendim gibi, uzun yol şoförlerini de amcam gibi severim. Ha bir de uzun yol olması da, öğrencinin şoförle ne kadar aynı hissi paylaştıklarını gösterir zannımca. Birkaç çözüm düşündüm ama bulamadım. İyisi mi, “sıla mı gurbet mi adını şoför koysun”, öğrenci de şoföre “bir teselli ver”sin… Hepimiz şoförüz, hepimiz öğrenciyiz şurada…

Hayâl Perest


Pamuk

Türk şoförü!
Kim kim? Kamyoncular mı? Tüm Türk şoförleri miii? Bayan şoförler de dâhil mi? Tüm Türk uyruklular mı, yoksa yalnızca Türk kanı taşıyanlar filan mı? Nereye gidiyor bu muhabbet Allah aşkına!
Türk şoförü!
Aklıma ilk olarak gelen, fanilalı, güneş gözlüklü, sandaletli karakterden mi bahis açılacak yine?
Türk şoförü!
Hay başına Türk şoförü kadar pamuk düşsün!

İhtiyar Dede


Türk Şoförü

“albino çıksın artık! gerçekten de çıksın artık. o kadar abarttılar ki işi. yani altı üstü on altı sayfalık bir güldürük dergisi. neyini hazırlıyosunuz, zaten hiç komik de değil!” ee, yani!?

yani’si şu: çıktı işte. burda ciddi bir şey yapıyoruz değil mi! öyle üç kuruşluk hespürülerle doldurup, yok komiklik köşesi, yok hadi biraz da gülelim köşesi, adamın biri köşesi filan hazırlamıyoruz ki. albino işte, ne zaman çıkacağı belli olmayan bir fanzin.

bu sayı her ne kadar biraz gecikmiş olsa da, arkaplanında olan bazı şeyleri yetiştiremedik. üç sayıda bir değişen tasarım ile uğraşacağız derken, redaksiyonu unuttuk. e onun için de zaman versek alın size bir gecikme sebebi daha. yok bu böyle olmayacak, dedik ve yazım hatalarını yazarlara yükledik. e-postalarını da yazmadık ki, rahatsız olmasınlar deyu… işte böyle yeni bir sayı. yeni tasarım, yeni renk, yeni yazarlar. bilhassa da yazarlar. hepsine ayrı ayrı teşekkür ediyorum. onlar olmasa, türk şoförü olmazdı…

ayrıca murat menteş abimizin yeni kitabı “korkma ben varım” çıktı en nihayetinde hamdolsun. eline kalemine yüreğine sağlık. sonsuz teşekkür ediyoruz.

selam ve dua ile.

a.b. / maaveraa@gmail.com